Hurriyet

19 Kasım 2010 Cuma

Erkekler Dogum Iznine Cikmak Ister mi?

Gecenlerde Erdogan dedi ya, kadinla erkek esit olmaz, olamaz diye. Once doga kanunun geregi olarak neden esit olamayacagindan bahsetmeye calisti, ama pek toparlayamadi. En nihayetinde soyledigi sozler aslinda gercek dusuncelerini yansitti. Ozguveni yuksek insanlarin dustugu yanilgilardan biri de kendi fikirlerinin her zaman dogru olduguna inanmalari. Icinde bulunduklari toplumda guclu bir pozisyona da sahiplerse (Erdogan'in uzun suredir tek basina iktidar olmasi gibi) fikirleri yanlis veya rahatsiz edici bile olsa bunlari alenen soylemekten cekinmezler.

Her neyse, benim asil bahsetmek istedigim kadin-erkek esitligi gercekten saglanip saglanamayacagi. Burada (Viyana) tanistigim Isvecli bir cifti anlatmak istiyorum. Ikisi de diplomat, dolayisiyla belirli araliklarla surekli ulke degistiriyorlar. Ancak kucuk bir cocuklari oldugu icin ikisinin birden ayni anda calismasi mumkun olmuyor, dolayisiyla bazen anne bazen de baba calisiyor. Su anda calisma sirasi annede, dolayisiyla cocugun bakimiyla tamamen baba ilgileniyor. Cocuklarimiz sinif arkadasi oldugu icin babayla surekli gorusuyorum, guzel bir arkadasligimiz var. Baba sadece cocuguna bakmakla kalmiyor cocugunun okuldan arkadaslarinin anne-babalariyla da sosyallesiyor. Bizi yemege davet ediyor, cocuklara tatlilar pisiriyor, birlikte parkta cocuklarla vakit geciriyoruz, birbirimize yemek tarifleri veriyoruz, vs. Yani bir annenin yaptigi herseyi bir baba olarak dort dortluk yapiyor. Bundan da cooook memnun, ogluyla birebir vakit gecirmek ve onun buyudugune ilk elden tanik olmak ona haz veriyor. Babanin canini sikan gorev degisim zamaninin gelmesi ve calisma sirasinin kendisine gelmesi.

Butun bunlari gozlemlerken benim aklima takilan ise suydu. Bir erkek olarak eminim ki Andreas da (baba) biraz erkeklik egosuna sahiptir, is-guc meselelerini dusunuyordur. Ayrica hayat artik tek maasla gecinilemeyecek kadar zor. Nasil oluyor da bu kadar rahat bir sekilde evde oturabiliyor ve isiyle ilgili endiselenmiyor? Ve ben tam bunlari dusunurken Andreas bana bir gun bu sorularin cevabini verdi: Isvec'te erkekler de yasal olarak dogum iznine cikma hakkina sahipler! Hatta kadinlarla esit sure haklari var. Ve daha da ilginci Andreas devlet icin calistigi icin devlet Andreas'in kadrosunu 10 yilligina tutuyor. Yani Andreas 10 yil dogum iznine cikabiliyor ve 10 yil sonra geldiginde isine kaldigi yerden devam edebiliyor. Harika, degil mi? ??

Bu yasa uzun zamandir Isvec'te yururlukte. Ancak erkeklerin dogum iznine gercekten cikmalari son birkac yilin isi. Cunku daha once kadin-erkek ucretleri arasinda bir ucurum varmis. Kadin ayni is icin erkekten daha az ucret aldigi icin yasa olmasina ragmen dogum iznine yine kadin cikiyormus ki aile butcesi sarsilmasin. Bunun uzerine hukumet bu ucret dengesizligini gidermek icin de adimlar atmis ve bugun kadinlar da hemen hemen erkeklerle esit ucret kazanir hale gelmisler. Dolayisiyla artik erkekler de dogum iznine cikmaya baslamis.

Ancak beni en cok sasirtan ne oldu biliyor musunuz? Bu durumdan Isvecli kadinlar sikayetciymis. Cunku yeryuzunde sadece ve sadece kadinlara ait olan "annelik" olgusunun da artik erkekler tarafindan ellerinden alindigini dusunuyorlarmis ve bundan oldukca sikayetcilermis.

Kadinlarin tam anlamiyla mutlu olmasi icin ne yapmak gerekir ki?

Erkeklerin de dogum iznine ciktigi Viyana'dan sevgiler :)

Aydede

17 Kasım 2010 Çarşamba

Hayatimdaki "Cesur ve Guzel" Kadinlar ve Erkekler

Cesur ve Guzel isimli pembe diziyi hatirlar misiniz? Hani bir Forrester Ailesi var ve dizi bu aile bireylerinin birbirleriyle ve cevreyle olan iliskilerini anlatiyor. Bu yazida deginmek istedigim kesinlikle bu dizideki karakterlerin cevirdigi entrikalar degil :) Aksine bu ve benzeri diziler insanin degisen ihtiyaclarini cok basit (hatta bazen de oldukca avam) bir sekilde ortaya koyuyor.

Maslow Ihtiyaclar Hiyerarsisi vardir, insanlarin gereksinimlerini kategorize eder. Bu teoriye gore insanlarin ihtiyaclari bir piramit seklinde gelisir, asagidaki gibi:



Insanin ihtiyaci, bu piramidin en altindan baslar ve tatmin edilen her ihtiyac bir ustteki ihtiyacin otomatik olarak dogmasini saglar, bu teoriye gore insan dogasi boyle isliyor. Insan omrunun ortalama 70 yil oldugunu varsayarsak bu ihtiyaclarin hepsini gidermek ve piramidin en tepesine ulasmak icin oldukca zaman var. Ancak bazi "sansli" insanlar var ki onlar bu piramidin tepesine genc yaslarda ulasiyorlar. Bu durum olagandisi oldugu icin de bu en tepedeki noktadan sonra cizmeleri gereken rotayi bulmakta zaman zaman zorlaniyorlar.

Aklima gelen en carpici orneklerden biri kariyerinin zirvesindeyken evlenen ve cocuk doguran bir kadin. Yaptigi evlilik maddi ve manevi acidan kendisini doyuran bir evlilik ise bu kadin piramidin basamaklarini hizli bir sekilde tirmanmaya basliyor. Ilk yillar bebeklerin bakimiyla ve guvenligini saglamakla geciyor. Ne zaman ki cocuklar buyuyup kendilerine yetmeye basliyor, kadin tekrar biraktigi o isiltili kariyerini ariyor. Beyni hizla calisiyor, cocuklarin olmasiyla daha da gelisen duyulari tamamen hareket haline geciyor ve basliyor kafasinda isiyle ilgili fikirler uretmeye. Ancak calismaya baslarsa bu sefer amac farkli olmali. Piramidin basamaklarinin neredeyse en tepesine ulasmis durumda. Dolayisiyla bu seferki is kadinin kendisini tatmin etmesine ve hayatinda sadece kendisine ait bir alan yaratmasina hizmet edecek. Tam kollari sivamis bu hayalini hayata gecirecekken kocasinin baska bir ulkeye veya sehre tayini cikiyor, valizler toplaniyor, esyalar kutulara sigistiriliyor, ve en onemlisi cocuklarin bu degisimden en az etkilenmelerini saglamak adina annenin harekete gecmesi gerekiyor. Ve bu "cesur ve guzel" kadinin kariyerinin ikinci bahari daha baslamadan bircok soru isaretiyle kusatiliyor.

Ozellikle uluslararasi ortamlarda gorev dolayisiyla yillar boyunca ulke ulke gezen ailelerin hayati oldukca isiltili. Nitekim bu insanlar dunyadaki bircok insanin sahip olmadigi bir sansa sahipler. Degisik bircok ulkede yasiyorlar, yeni insanlarla tanisiyorlar, paha bicilmez bir kariyere sahip oluyorlar, kisacasi "dunya vatandasi" oluyorlar. Ancak madalyonun bir de obur tarafina baktiginizda boylesine siradisi bir hayati secen "cesur ve guzel" bir kadinin kendisiyle yaptigi ic muhasebeye tanik oluyorsunuz ki bu da insanoglunun her zaman "yeniyi" ve "baskayi" aradiginin en guzel gostergesi.

Simdilik Viyana'dan tum "cesur ve guzel" kadinlara sevgiler :)

Aydede

14 Kasım 2010 Pazar

Sadece "Calisarak" Basarili Olunacagini Sananlardan misiniz?

Okuldaki egitim ve ogretimin temel mesaji insanin calisarak herseyi elde edebilecegi yonunde. Bunda bir yanlislik oldugunu dusunmuyorum, zira insana cocuk yastan calismanin onemini kavratiyor. Ne kadar cok calisirsan o kadar yuksek not alirsin ve o kadar takdir toplarsin. Ancak insan okul gibi korumali bir ortamdan cikip gercek hayata atildi mi sudan cikmis baliga donuyor. Kimisi hemen iyi bir is buluyor ve basliyor hummali bir sekilde calismaya. Kimisinin ise is bulmasi zaman aliyor ve is buldugunda da oyle kendini paralarcasina degil de "normal" bir seviyede calisiyor.

5-10 yil sonra bu iki kisiye tekrar bir goz attiginizda bazen bakiyorsunuz ki isini daha kolaydan alan ve daha "relaks" davranan almis basini gitmis, mudur olmus, yonetici olmus, o herkesin imrenerek baktigi pozisyonlarin basina gecmis. Kendisini heba edercesine calisan ise neredeyse ayni yerde yerinde sayiyor. Iste okulda yaratilan "cok calisan cok kazanir" paradigmasinin yikildigi an bu.

Hayatta genel anlamda mutlu ve basarili olmanin asagidaki 3 bilesene bagli olduguna gonulden inaniyorum:

1. Dogru yerde,
2. Dogru zamanda,
3. Dogru insanlarla karsilasmak.

Bu ucluyu "calismak" ile birlestirdiginiz zaman ise harikalarin meydana gelmemesi icin hicbir sebep yok. Isin cetrefilli kismi ise yas ilerledikce yukaridaki bu ucluyu kontrol etme sansinizin azalmasi. Gencken daha esnek olabilirsiniz. Bulundugunuz sirketin dogru yer olmadigini dusunuyorsaniz hemen is degistirebilirsiniz, hatta cok mutsuzsaniz bir sureligine issiz kalmak ugruna bulundugunuz sirketten ayrilip yeni bir is arayabilirsiniz. Bulundugunuz ulkenin dogru ulke ancak yanlis zaman oldugunu dusunebilirsiniz. Baska bir ulkeye gocmen veya yabanci uyruklu calisan statusunde gidebilirsiniz. Ancak gencken genelde bakmakla yukumlu oldugunuz bir aileniz olmaz, dolayisiyla verdiginiz kararlar sadece sizi etkileyen kararlar olur ve geri donusu bu anlamda daha kolay olur. Ancak yas ilerleyip aile kurup cocuk sahibi olunca verdiginiz kararlardan hop diye donmek ve sert bir U donusu yapmak her babayigidin harci degil. 

Okulda bize nasil ve ne kadar calismamiz gerektigi ogretiliyor, ancak okuldaki yuksek notlar kesinlikle hayattaki basarinin garantisi olmuyor. Dogru yerde, dogru zamanda, dogru insanlarla karsilasmadikca arzu ettigimiz basari ya cok gec geliyor ya da hic gelmiyor. Dolayisiyla hayatla ilgili planlarimizi yaparken beklentilerimizi gercekci tutmanin asil mutlulugu getirecegini dusunuyorum. Etrafimizda olan bitenin farkina varip dunyanin genel gidisati hakkinda ne kadar bilgi sahibi olursak beklentilerimizi de o kadar dogru yonlendirebiliriz.

Hani bir dua vardir (tam metni hatirlamiyorum malesef):
Dogruyla yanlisi ayirt edecek akil,
Yapabileceklerimle yapamayacaklarimi ayirt edecek goz ver diye.

Basari ve mutlulugun anahtari insanin kendine dogru gozlerle bakmasindan ve kendisini etrafindaki degiskenlerin durumuna gore konumlandirmasindan geciyor. Bunu basarabilmek icin ise sadece "zeka" degil, bundan daha da onemli olan "akil" gerekiyor.

Sevgilerimle,

Aydede

9 Kasım 2010 Salı

Gercek Arkadasin Kim?

Gun geliyor ki insan "kotu gun" dostu degil de "iyi gun" dostu aramaya basliyor. Neden mi? Insanlar buyudukce degisiyor da ondan.

Cocukken hersey masum. Cocuklar gorduklerini oldugu gibi soylerler. Cirkinsen cirkinsin derler, guzelsen elini tutup sana yakin olmak isterler. Buyudukce rekabeti, kiskancligi, bencilligi ogrenirler. Iste bu sebepten "buyudugunde" insanin "iyi gun" dostu bulmasi cok onemli. Senin mutluluklarini seni kiskanmadan, senin icin gercek anlamda mutlu olarak yurekten paylasan kisi senin gercek arkadasindir.

"Gercek" arkadaslarla cevrili bir omur gecirmeniz dilegiyle ...

Sevgiler :)

Aydede

8 Kasım 2010 Pazartesi

Yurtdisinda Yasamak Iyi mi Kotu mu?

Herkesin aklinin bir kosesinde vardir mutlaka: Yurtdisinda yasamak nasildir acaba? Kimi icin denemeye deger, kimisi icin ise uzakta hos bir sada olarak kalmasi yeter.

Yurtdisinda yasamanin benim icin harika bir adim oldugunu soylemeliyim. Dunyaya tek bir pencereden degil bircok pencereden bakmanin tadi bambaska. Yeni insanlar, farkli fikirler ve yasam tarzlari, farkli mutfaklar, farkli evler.

Yurtdisinda yasamanin avantajlari ve dezavantajlari diye bir liste yapmak istesem neler cikar bakalim:

AVANTAJLAR:

1. Kalabalik icinde gorunmez olmak. Ozellikle dilini bilmediginizi bir ulkede yasamak, etrafta konusulani anlamamak, dolayisiyla olaylara biraz "Fransiz" kalmak sizi aninda gorunmez kiliyor. Hayatin cilgin kosturmacasindan yorulanlar icin harika bir ortam :)

2. Yeni bir dil ogrenmek. Bir dil, bir insan. Boylece yeni diller vasitasiyla kendinizi klonlayarak kendinizden birden fazla kendiniz yaratabilirsiniz :)

3. Kendini yeniden kesfetmek. Buyudugunuz ortamin disina cikip hic tanimadiginiz insanlarin oldugu bir yerde hayata baslamak bir nevi beyaz sayfa acmaya benziyor. Dolayisiyla o ana kadar gelistirip buyuttugunuz "siz"in iyi ve kotu taraflarini gorup, isterseniz, kotuleri degistirmek icin bir firsat doguyor :)

4. Daha ileride yurtdisina tatile gitmek isterseniz buralarda tanidiginiz arkadaslar sayesinde kalacak bir yeriniz oluyor ve otel derdinden kurtuluyorsunuz :)

5. Tabi kariyer anlamindaki getirilerinden bahsetmeme gerek yok. Genisleyen bir vizyon, daha ferah bir bakis acisi, cilalanan ozguven :)

DEZAVANTAJLAR:

1. Evden, aileden, arkadaslardan, yemeklerden, kisacasi o ana kadar sizi siz yapan herseyden uzak kalmak
:( Hele de belirsiz bir sure icinse daha da fena :(

Aslina bakarsaniz baska da dezavantajini goremiyorum acikcasi ... 

Viyana'dan sevgiler :)

Aydede

6 Kasım 2010 Cumartesi

Cokbilmislik, Imam, Kulup, Kadin

Gun icinde kac kez nasihat dinliyorsunuz? Etrafinizdaki insanlarla kurdugunuz iletisimin icerigini bir dusundugunuzde aslinda soylenen bircok seyin "nasihat verme" maksadiyla yapildigini goreceksiniz.

A: "Bugun cok basim agriyor, dun zor bir gece gecirdim."
B: "Bir Aspirin al, gecer, hatta ben gecenlerde C vitaminlisini kullandim, harika!"

Burada A'nin aklindan soyle birsey geciyor olabilir:
"Dun esimle kavga ettik ve gece o koltukta uyudu, ben ise mutfakta tum gece oturdum ve uyuyamadim. Konusacak, beni dinleyecek birine ihtiyacim var."

B'nin verdigi cevap, A'nin beklentilerini karsilamak yerine 5 dakika da olsa kurulacak guzel bir iletisimi bastan kestirip atiyor.

Cokbilmislik enteresan bir akil ve ruh durumu. Insan biraz buyuyup, olgunlasip hayati anlamaya basladi mi saniyor ki ogrenmesi gerekenin hepsini ogrendi ve artik etrafa nasihat dagitabilir. Bu ruh halinin aslinda etrafiyla olan baglarini tamamen kopardiginin ve kendisini icinde bulundugu ortamdan nasil soyutladiginin farkina vardiginda ise artik baskalarinin kendisiyle ilgilenmedigini hayretler icinde fark ediyor.

Gecenlerde Hollanda'da yasayan Cezayir asilli musluman bir kadinin basina gelenleri okudugumda cokbilmisligin aslinda sevimsiz oldugu kadar tehlikeli bir akil ve ruh durumu oldugunu da fark ettim. Sanirim Amsterdam'da yasayan bu kadin bulundugu mahalledeki Cezayirli diger kadin arkadaslariyla toplanip ev disinda da vakit gecirecekleri bir kulup kurmak istiyor. Bu amacla belediyeye gidiyor ve kulubun amacini anlatan bir yaziyla kulubun kurulusu icin basvuruda bulunuyor. Belediyedeki gorevli basvuruyu aliyor ve kadina 2 hafta sonra sonucu alabilecegini soyluyor ve kadin belediyeden ayriliyor. Iki hafta sonra kadin belediyeye kulubun kurulus asamalarini ogrenmek ve hazirliklara baslamak icin geliyor ki aldigi cevap karsisinda soke oluyor.

"Hanimefendi, biz belediye olarak basvurunuzu degerlendirdik. Degerlendirirken sizin mahallenin imamina gittik, boyle bir kulubun Cezayir toplulugu icin uygun olup olmayacagini sorduk. Imam da kadinlarin boyle faaliyetlerde bulunmasinin Cezayir kulturu acisindan uygun olmadigini soyledi. Dolayisiyla basvurunuzu reddetmek durumundayiz!"

Ve tek amaci arkadaslariyla evin disinda da biraz vakit gecirebilmek olan Cezayirli kadin tiris tiris tekrar evinin yolunu tutar.

Bu olayda beni sasirtan imamin tutumundan ziyade (bunun Islamiyet adina normal karsilandigini biliyoruz artik) demokrasi havarisi bir Bati devletinin imamdan icazet almasi. Yeri geldiginde bizi acimasizca elestiren, Islamiyeti yerden yere vuran, ne kadar anti-demokratik oldugumuzu ballandira ballandira anlatan insanlar sirf kendi evlerinde hayat sut liman aksin, kimse kimseye bulasmasin diye kendi demokrasileri icinde gayet normal karsilanacak bir talebi, yine kendi vatandasi olan ancak musluman kokenleri olan bir kadin yapinca "kavga cikmamasi adina" geri cevirebiliyorlar. Ve de bunu, varolan tum yasalarina ragmen, bir imamdan icazet alarak yapabiliyorlar.

Gecenlerde Nuray Mert'in bir yazisinda okudum. Soyle diyor:

"Laik çevrelere kötü bir haberim var. Batı dünyası, bir süredir, bizim gibi ülkelerde, demokrasiyi kendisi için tanımladığı standartlarda tanımlamaktan vazgeçti. Klasik oryantalist bakışı yansıtan, “Bon pour l'Orient” tabiri, yani, bizim için değil ama “Doğu için iyi” anlayışı, demokrasi konusunda bizden beklediklerini tanımlamaya başladı. Bu konuda yazılıp çizileni okusanız saçınızı başınızı yolarsınız. Bu yeni paradigma çerçevesinde, en temel özgürlüklerin kısıtlanması bile, ‘kültürel tercih' olarak temize çıkabiliyor. Ben buna, politik doğruculukla takdis edilmiş oryantalizm (veya “Politically correct orientalism”) diyorum."

Burada Bati'nin yillardir biriktirdigi kulturel ve maddi serveti kesinlikle yadsimak istemiyorum. Anlatmak istedigim demokrasi ve dunya hakkinda cok bildigini iddia eden insanlar ve toplumlar bir yerden sonra sadece kendilerinin en iyiyi bildigine inanip karsi tarafi dinlemeye tenezzul bile etmiyorlar. Ve sonuc olarak buyuk bir "iletisim kazasina" sebep oluyorlar. Bu kazanin sonucu olarak ise asagidaki denklem ortaya cikiyor:

Cokbilmis = Bati ulkeleri
Imam = Statuko
Kulup= Demokrasi

Bu durumda Kadin da olsa olsa Fatmagul olur, degil mi?

Selamlar, sevgiler.

Aydede

5 Kasım 2010 Cuma

Evlilik mi Evcilik mi?

Dusunuyorum da bugune kadar farkli gecmislerden ve kulturlerden gelen o kadar cok insanla tanistim ki hepsiyle olan iliskimde hep farkli tatlar buldum. Kimisiyle birlikte gulduk ve agladik, kimisiyle kimyamiz tutmadi ve arkadasligi beceremedik. Ancak hepimizin ortak noktasi 25-35 yas araliginda hayatimizi paylasacagimiz o "hayat arkadasini" aramak oldu. Malum bu yasta kadinlarin biyolojik saatinin tikirtilari oldukca siddetleniyor, erkekler ise aksam icinde bir "ailenin" oldugu bir eve gitmek istiyor. 

Balayi aylari muhtesem, eger asgari mustereklerde anlasan bir cift iseniz hersey hayalinizdeki gibi basliyor. Sabah ise git, aksam eve gel, genelde kadin yemegi pisirsin, yemek fazla tuzlu da olsa, pismemis de olsa afiyetle yensin, sakalasmalar, gunun icinden sohbetler, vs. Tam bir EVCILIK. Ta ki hayatin akisiyla ilgili zamaninda bizim ebeveynlerimizin almak zorunda kaldigi ciddi kararlari alma asamasina gelene kadar.

Ciddi kararlar genelde cocugun olmasiyla zorunlu hale geliyor. Cocuk icin en iyi doktor nerede? Hangi okullar daha iyi? Kiradan cikip ev almak lazim, nerede kaca, nasil bir ev? Butun bunlari finanse etmeye gucumuz yetecek mi? Yetmeyecekse B Plani nedir? Sorumluluklar arttikca cevaplanmasi gereken o kadar soru birikiyor ki iste tam bu noktada EVCILIK ile EVLILIK'in farki ortaya cikiyor.

Mutsuz evliliklerin bir cogunun EVCILIK oynamaktan kaynaklandigini dusunuyorum. Hani sablonlar vardir, kadin evi cekip cevirir, koca ise ekmek kazanir ve eve getirir. Bu sablon ozellikle cocuk oldugunda cok gecerli oluyor, cunku dogasi geregi bebek en cok anneye ihtiyac duyuyor, dolayisiyla bebekle en cok vakit geciren kisinin anne olmasi baslangicta sart. Bebek buyuyup de cocuk olunca ihtiyaclari da degisiyor. Artik sadece annesine degil etraftaki baska insanlara da ilgi duymaya basliyor, ciddi bir sosyallesme surecine giriyor. Iste bu noktada annenin tekrar eski hayatina az da olsa donebilmesi, anne ve kari degil sadece kendi olabildigi ozgur bir alani yaratabilmesi mutlulugu acisindan cok kritik.

Etrafimda yukarida bahsettigim sablona uyum saglamak adina evliliklerini EVCILIK oyununa ceviren bircok evli cift var. Bu ciftler icin endiseleniyorum, cunku bu sablon icinde ciftlerden biri genelde kendi isteklerine ve arzularina ket vurarak aile hayatina devam etme yolunu seciyor. Istemedigi bir memlekette sirf kocasi istedigi icin yasayan bir kadin, kocasi istemedigi icin calismayan bir kadin, karisinin luks tutkusundan dolayi gece-gunduz calisan bir erkek, ve daha bircok ornek. Bu durum da ileriki yillarda kucuk olaylarin git gide buyuyup buyuk bir ofke yiginina donusmesine sebep oluyor.

Guzel baslayan bir EVCILIK oyununu saglam temelleri olan bir EVLILIGE donusturmenin kolay olmadigi bir gercek. Evlilik caba ve ozveri isteyen bir kurum. Ancak buna sadece tek tarafin yaptigi ozveriyle ulasilmasi mumkun degil. Ciftlerden sadece birinin ozverisiyle ve alttan almasiyla yuruyen bir iliskinin ileride can sikan bir evcilige donusmemesi ve oyunun bozulmamasi icin ciftlerin mutluluklariyla birlikte mutsuzluklarini da paylasmasi cok onemli.

Ne demisler: Paylastikca mutluluklar artar, mutsuzluklar azalir.

Sevgiler.

Aydede