Hurriyet

11 Şubat 2011 Cuma

Iyimser misin? Kotumser misin?

Iyimserlik ve kotumserlik dogustan mi belirlenir yoksa sonradan ogrenilir mi? Bence her ikisi de gecerli. Burada iyimserlikle Polyanacilik arasinda fark oldugunu belirtmeden gecemeyecegim. Iyimser insanlar bardagin dolu kismini gorebilen insanlardir, ancak Polyanalar bardagin bos kismina bakar ve onu dolu sanarlar. Iyimser ve kotumser insanlar arasindaki farklari asagida listelemeye calistim, sizin de bu listeye eklemek istediginiz noktalar varsa lutfen bana yazin: 


Kotumser insanlar - bardagin hep bos kismini gorenler:

1. Farkindaliklari yoktur. Bardagin dolu kisminin farkinda degillerdir veya bunu gormezlikten gelirler.
2. Ellerindekiyle yetinmeleri cok zordur. Hep daha fazlasini ister ve beklerler. Ellerindekilerin degerinin ve oneminin farkina varmalari icin onlari kaybetmeleri gerekir.

3. Kotumserlerin sanssizlardan en buyuk farki zaman zaman da olsa sansin yuzlerine gulmesidir. Ancak sansli olduklari donemlerde bile hayiflanacak birsey bulurlar.

4. Kotumserler, bir sanssizlik veya felaketle karsilastiklarinda hemen yerle bir olurlar ve yardima muhtac hale gelirler. Baslarina gelen sanssizlik ve felaketten siyrilmayi becerseler bile hayata kaldiklari yerden devam edebilme gucunu kendilerinde bulamazlar.


Iyimser insanlar - bardagin hep dolu kismini gorenler:

1. Farkindaliklari yuksektir. Bardagin bos kisminin farkindadirlar, ancak ellerindekilerin degerini cok iyi bildiklerinden genelde bardagin dolu kismina odaklanirlar.

2. Ellerindekine sukretmeyi bilirler.

3. Iyimserlerin Polyanalardan en buyuk farki, yukarida da dedigim gibi, bardagin bos kisminin tamamen farkinda olmalaridir. Yani Polyanalar'da varolan  "kaderci mutluluk"  iyimserlerde yerini  "hayattan bilincli bir sekilde memnun olma"  haline birakir.

4. Iyimserler, baslarina gelen sanssizlik ve felaketlerden siyrilmayi becerebilirlerse kisilikleri daha da guclenmis olarak yollarina devam ederler. Sanssizliklar ve felaketler karsisinda asla yelkenleri suya indirmezler, soylenmek yerine savasmayi tercih ederler.


Keske herkes iyimser olabilse, degil mi? Ancak bu cok zor. Iyimserlik ve kotumserlik dogustan karakter yapisiyla gelebildigi gibi sonradan da olusabiliyor. Ornegin genc ve iyimser bir kadin anne oldugunda cocuklarina isik sacar, onlara dunyadaki herseyi en parlak tarafindan gosterebilme yetisine sahiptir. Ancak ayni kadin yaslilik doneminde yillarin getirdigi birikimler ve yorgunlukla birlikte tamamen kotumser bir insana donusebilir. Veya etrafinizdaki kotumser bir arkadasinizi dusunun. Gencliginde herseyden sikayet eden ve bardagin hep bos tarafini goren bu arkadasiniz yaslilik caginda ellerindekinin degerini anlayarak daha doyumlu ve iyimser bir insana donusebilir.

Bana kalirsa iyimserlik ve kotumserlik ruh halini beynimizi egiterek kontrol altina alabiliriz. Ancak bu cok da kolay bir surec degil. Insanin hayati boyunca basina, kendi elinde olmayan, bircok olay gelebilir. Bu olaylar ne kadar pozitifse insanin da iyimserligini korumasi o kadar kolay olur. Ancak olaylar cogunlukla negatifse, insanin uzerinde kotumser olmasina sebep olacak baskici bir kuvvet olusur.

Sence sen hangisisin? Iyimser mi? Yoksa kotumser mi?

Sevgiler,

Aydede

7 Şubat 2011 Pazartesi

Degisimler neden sancilidir?

Cunku beden onden gider, ruh ise onu yakalamak icin fazla mesai yapar. Bugune kadar icinden gecmek durumunda kaldiginiz degisimleri bir dusunun. Tasinmak. 1 gun icinde esyalar tasinir. Bir gece eski evinizde yatarken ertesi gece hop diye yeni evinizde uyumaya baslarsiniz. Ancak ruhunuz hala eski mutfak duzenini arar, pencereden bakinca hala eski evinizin karsisindaki binalari gorecekmissiniz gibi gelir, ama nafile. Dogum. Bir kadin ortalama 28-30 yasina kadar tek basina yasar. Sonra birkac saat icinde hop diye bir bebek dunyaya getirir. Kadin artik fiziksel olarak anne olmustur olmasina da kadinin ruhunun bebege dolu dolu annelik yapacak kivama gelmesi icin zamana ve deneyime ihtiyaci vardir. Olum. Bir bakarsiniz bir arkadasiniz veya yakininiz bir anda oluvermis, hayattan sizin haberiniz bile olmadan cekip gitmis. Fiziksel olarak bu kisi artik hayatinizda olmamasina ragmen ruhsal olarak kendinizi cok fena sobelenmis hissedersiniz. Telefon rehberinizden olen kisinin numarasini silebilmeniz icin aradan yillar gecmesi gerekir, belki de hic silmezsiniz.

Degisimin kacinilmaz oldugu asikar. Bizim yapabilecegimiz en akillica sey degisimle bas etmenin yollarini bulmak. Insani olgunlastiran sureclerden biridir degisim. Bazi insanlar vardir, "ben artik cok degistim, olgunlastim" derler. Ancak bir de bakarsiniz degisim firtinasi ciktigi anda kucuk bir cocuk gibi bir koseye siner ve oylece kalakalirlar. Firtina bittiginde ise saklandiklari delikten cikip hicbir sey olmamis gibi yasantilarina devam etmeye calisirlar.

Ben Aslan burcuyum :) 2011 falima gore bu yil, istesem de istemesem de- buyuk degisimlerin olacagi bir yilmis. Ve benim tek yapmam gereken direnmek yerine degisim ruzgarini arkama alip pupa yelken acilmakmis. Aslan'lara duyurulur :D

Herkese degisimlerle bas edebilme gucu diliyor ve Istanbul'dan selamlarimi yolluyorum.

Aydede

4 Şubat 2011 Cuma

"Turban" Gorunce Afallayanlardan misiniz?

Bugun Atasehir’deki Turk Telekom’a telefon hatti basvurusu yapmak icin girdim. Binaya girer girmez karsima iki tane banko cikti. Bir bankoda basi acik bir memur, diger bankoda turbanli bir memur oturuyordu. Afalladim. Kendimi  “dini butun olan”  bir memur ile  “dini pek de butun olmayan”  bir memur arasinda karar vermek zorunda kalmis gibi hissettim. Bu ornege tekrar gelecegim.
Avrupa’nin bugunku kanayan yarasi ne diye bana sorsaniz hic dusunmeden  “irkcilik”  diye yanit veririm. Avrupalilar kokune kadar irkcidirlar. Bugun icine dustukleri finansal darbogazla birlikte irkcilik da son surat buyumekte. Diger taraftan demokratligin geregi irkci gibi gorunmekten de bir o kadar korkarlar.  Ornegin karsilarinda musluman olan ve musluman olmayan bir  “hizmet verici”  gorduklerinde –ornegin bir posta memuru- aralarinda hic ayirim yapmadan musluman olana gayet rahat bir sekilde yonelirler. Ancak hizmet alimi esnasinda karsilarindaki musluman kisiyle el ve goz temasina (tokalasma ve selamlasma gibi) girmemeye azami ozen gosterirler. Hizmet alimi sirasinda herhangi bir tatsizlik yasanmazsa aksam evlerine donerler ve her zaman yaptiklari gibi yabancilarin aslinda ne kadar korunmaya muhtac olduklari ve kendilerinin ne kadar mureffeh seviyede yasadiklarindan dem vurarak misil misil uykuya dalarlar. Onlar uykudayken ise sokaklardaki ve gettolardaki topluma entegre olamamis yabanci uyruklularin ofkesi ve umutsuzlugu cig gibi buyudukce buyur.
Iste Turkiye’de son yillarda tureyen bu “turban” sendromu da bana Avrupa’nin icine dustugu  “farkli olani toplum disina itme ve gormezden gelme”  yanilgisini cagristiriyor. Turbanlilar hayatin icinde hep vardi. Ama aslinda yoklardi. Okullara sokulmadilar, horlandilar ve aslinda onlara pek de yasam hakki taninmadi. Ulkede yapilan cami sayisina bakildiginda zannedilebilir ki zaman basina bir parca ortu gecirenlerin zamani. Ancak mesele, ozgurlukler ve demokrasi etrafinda laf ebeligi yapmaktan cikip gercek hayatin icinde turbanlilara gercekten yer vermeye gelince herkes tu kaka deyip geri cekilmeyi tercih ediyor. Is dunyasinda turbanin yeri yok. Starbucks’ta yanimiza bir turbanli oturdugunda hangimiz hafiften bir irkilmiyoruz?
Peki bunun suclusu kim? Bunun suclusu, turbani kafasina takip dini duygularini futursuzca teshir etmekte sakinca gormeyen ve de bundan nemalanan kadinlar ve buna canak tutan erkeklerde. Malesef bu durumda kabak yine fazlasiyla kadinlarin basina patliyor. Nitekim turbanli erkekleri teshis etmek icin sadece bakmak yetmez, biraz konusup anlamak da gerekir. Ancak  “turban” oylesine bir  “logo”  haline getirilmis durumda ki o ortuyu hangi kadinin basina baglasaniz o kadin aninda toplumda  “oteki”  damgasini yiyiveriyor.
Atasehir Telekom’da ben gayri ihtiyari olarak turbanli memura yoneldim. Beni bir secim yapma noktasina getiren insanlarin eline koz vermek istemedigimden olsa gerek, kisa bir tereddut yasamis olsam bile ben yine de turbanli memura yoneldim. Ancak bu secimim turbansiz memurda infial yaratti. Bilgi edinmek istedigim diger konular hakkinda turbansiz memura sorular sordugumda, isi olmasina ragmen, once  “bilmiyorum”  cevabiyla karsilastim. 5 dakika sonra kendimi, aramizdaki 5 metre mesafeye ragmen turbansiz memurun oturdugu yerden yuksek sesle sorularima verdigi gonulsuz cevaplari anlamaya calisirken buldum. Binanin icindeki  “biz”  ve  “otekiler”  ayrimini hissetmemek mumkun degildi. Ve boyle bir atmosfer icinde alinan hizmetten ne kadar memnun olunursa ben de o kadar memnun olarak binadan ayrildim. Asil ilginc olan ise benden hemen sonra binaya giren  “cember sakalli”  vatandasin yaptigiydi. Her halinden  “turbanli erkek”  oldugu belli olan bu vatandas aninda turbansiz memura yoneldi, turbanlilar na-mahrem oldugundan olsa gerek.
Din her zaman Turkiye’nin en yumusak karni olmustur bana gore. Ancak ulkeden ayri kaldigim son 10 yil icinde bu celiski artik iyice sokaklara dokulmus ve insanlarin kafasini ve duygularini iyiden iyiye karistirmis gibi gorunuyor. Umudum Avrupa’nin icine dustugu duruma dusmemek; icimizdeki farkliliklari kangren haline getirmeden ozumsemek ve entegre edebilmek. Din, ozellikle hayatla baglari zayif ve gitmek istedigi yonu kendi basina bulmakta zorlanan insanlarin bulundugu toplumlarda atesten bir gomlek haline gelir ve giyeni kul eder, kavurur. Dini teshir edip fanatik bir sekilde sevmek veya dinden olesiye nefret etmekten kurtuldugumuz gun hepimiz derin bir oh cekecegiz sanirim.
Aydede’den sevgiler.

2 Şubat 2011 Çarşamba

Insanin Kendi Ulkesi Her Zaman Sevimli midir?

Insan anadilinin konusulmadigi bir yerde yasarken kolaylikla salterlerini, ozellikle de duygusal salterlerini, kapatabiliyor. Yasadiginiz yabanci ulkenin dilini bilseniz bile bu dile anadiliniz kadar hakim olmaniz mumkun degil. Dolayisiyla yabanci bir ulkede yasarken uc maymunu oynamak cok kolay. Bu durum bazen oylesine enteresan bir hal aliyor ki icinde yasadiginiz bu  "yabanci"  toplulugun yasadigi toplumsal travmalar bile sizi pek etkilemiyor. Simdiye kadar yasadigim ulkelerde bircok sosyal ve duygusal sarsinti yasandigina eminim, hatta bazilarina bizzat sahit oldum. Ancak bunlarin hicbiri bende iz birakmadi; daha dogrusunu soylemek gerekirse bu olaylarin duygusal olarak hep disinda kaldim. Hafizamda sedece 2 olay yer etti. Birincisi 2 yil once Avusturya'daki asiri sagci partilerden birinin lideri olan Haider'in feci bir trafik kazasi sonucu olumu. Ikincisi ise yine Avusturya'da Fritzl denen bir adamin onyillar boyunca evinin bodrum katinda tuttugu oz kizina tecavuz etmesi ve ondan kendi oz torunlarini dunyaya getirmesi. Bu iki olay Avusturya kamuoyunda o kadar buyuk bir duygusal travma ve sorgulamaya sebep oldu ki kayitsiz kalmam mumkun degildi. Ancak kocaman 10 yil icinde hatirimda kala kala bu iki olay kaldi.

Bunlari neden mi anlattim? Cunku bu sabah gozumu acip da Defne Joy Foster'in oldugu haberini almak bende tarif edilmez bir duygusal sarsintiya yol acti. Cunku artik etrafimda konusulan herseyi virgulune kadar anliyorum. Ben kulaklarimi kapatsam da sozler agzimdan-burnumdan beynime giriyor ve saplaniyor. 2 gun once televizyonda dans ederken seyrettigim ve az da olsa gecmisini bildigim birinin geride minicik bir cocuk birakarak bir anda hayattan cekip gidivermesi beni oldukca sarsti. Annemle birbirimize baktik, konuyla ilgili pek fazla konusmamaya calistik, ama butun gun bu haberin etkisinden kurtulamadik. Iste insanin kendi  "evinde"  yasamasi boyle birsey. Duygusal travmalari ne kadar es gecmeye calissaniz da onlar sizin yakanizi birakmiyor. Televizyonu kapatsaniz gazetede karsiniza cikiyor. Gazete almayi biraksaniz internette flas haber olarak geciyor. Kacis yok yani.

Sanirim eve donmenin benim icin en zor tarafi artik uc maymunu oynayamayacak olmam. Istesem de istemesem de herseyi goruyorum, duyuyorum ve anliyorum. Bu durum insanin etrafiyla ve kendiyle ilgili farkindaligini arttirirken diger yandan insani duygusal calkantilara tamamen acik hale getiriyor.

Viyana'dan ayrilirken Isvecli arkadasim Andreas'la keyifli bir sohbet yaptik. Noel'i ve yeni yili Isvec'te evlerinde kutladilar. Viyana'ya donduklerinde Andreas evde gecirdigi sure icinde pek de keyifli olmadigini ima eden seyler soyledi. Nedenini sordugumda bana soyle dedi: "Biliyor musun, yillar once Isvec'ten ayrildigimda sandim ki disarida devirecegim on yillarin sonunda Isvec'e dondugumde ulkem gozume daha sicak, sevimli ve egzotik gorunecek. Ama bu tatilde anladim ki Isvec hala ayni soguk, ruhsuz ve duygusuz Isvec!". Ben de dedim ki: "Insanin kendi ulkesi, milyonlarca kilometre uzaga kacip, yillarca disarida yasasan bile sana egzotik ve sevimli gelmez, gelemez. Cunku soylenenleri virgulune kadar anladigin, insanlarinin beyinlerini okuyabildigin ve rontgenle damarlarinin icine kadar gorebildigin tek ulke kendi ulkendir." Ben bunu soyledikten sonra ikimiz de bu konuda birer yazi yazmaya karar verdik. O Viyana'da, ben Istanbul'da :D

Sevgiler,

Aydede

Insan Kendi Evinde Kendini Yabanci Hisseder mi?

Hisseder. 10 yillik bir ayriliktan sonra bugun Istanbul’daki evimdeki ilk gunum.  Peki ben kendimi nasil mi hissediyorum? Yabanci. Yerlestigim ev benim kendime ait ilk evim. Tapusu bende, yani kendimi gercek anlamda  “evimde”  hissetmeliyim, oyle degil mi? Hayir, oyle degil. Evdeki tum mobilyalari A’dan Z’ye ben tasarladim ve bir mobilyaci da bunlari benim icin yapti. Allah icin tam dusledigim gibi yapmis, ellerine saglik. Ama bende hala tik yok. Mobilyalari kucaklayasim gelmiyor veya yeni buzdolabimin sahane ic hacmi ayaklarimi yerden kesmiyor. Buyuk oglum cok tatli, hayatindan memnunmus gibi davranmaya calisiyor. Ama arada sirada kendine hakim olamayip tekrar Viyana’ya  donmek istiyorum diyerek mizirdaniyor. Kucuk oglum yasi geregi olaydan daha bir bi-haber. Ama o da garip birseyler oldugunun farkinda. Koskocoman Mickey Mouse’lu ve Donald Duck’li yeni yatagina ragmen o da kendini evinde hissetmiyor. Etrafimizda bize ev hissiyati veren tek unsur canim annecigim. Iyi ki o var, yoksa buyuk ihtimalle geldigimiz ucakla gerisin geri donerdik valla J
Her neyse, siz benim bu kadar sizlandigima bakmayin. Her insan kendi evini kendi kurar ve istedigi yerde kurar. Yeter ki kendini mutlu eden bir esi, bir isi, ailesi ve dostlari olsun. E simdi buraya zaten is icin geldik, dolayisiyla yeni hamleler uzerinde calisiyoruz. Iyi bir es cok sukur var da buraya 2 ay sonra gelecek, dolayisiyla onumuzde 2 aylik bir alacakaranlik kusagi var. Aile ve dostlar ise buradalar, biliyorum da once kendimi ve cocuklari biraz oturusturup ondan sonra aile ve dostlarla gecirecegimiz doyumsuz zamanlarin planlarini yapmak lazim.
Isterdim ki Istanbul’daki ilk yazima soyle bir baslangic yapayim: Yuppiii, evime dondum nihayet, tasini topragini optugum memleketim! Ama ben terk ettigim yerde, yani Viyana’da da gayet mutlu bir hayat suruyordum. Ondan once Slovenya’da da rahatim cok yerindeydi. Yani Istanbul’a hayal kirikliklari sonucu gelmedim. Aksine son 10 yildir katettigim mesafeyi bir o kadar daha ileriye goturmek umuduyla geldim. Ayrica cocuklarimiz buyuyor ve onlarin kafasinda bir  “ev”  konsepti olusturmamiz lazim. Ve insanin kendini en cok evinde hissedecegi yer en nihayetinde yine kendi memleketi oluyor.
Bugun Istanbul yagmurlu. Ama hava bir o kadar da yumusak. Viyana’nin dondurucu sogugundan sonra buradaki hava bize iyi geldi. Annemin tum israrlarina ragmen cocuklarin iclerine kulotlu corap giydirmiyorum J Havadaki nemden dolayi cildim de yumusadi J Yani aslina bakarsaniz Istanbul bizi guzel karsiladi. Simdi is bize dusuyor. Kollari sivayip Istanbul’u evimiz yapmak icin ise koyulmaliyiz.
Birkac gun icinde yeni bir yazida bulusmak uzere.
Asya ve Avrupa’yi bagrinda barindiran Istanbul’dan merhaba ve sevgiler :D
Aydede    

14 Ocak 2011 Cuma

Bir sure ara veriyorum

Sevgili okuyucular,

Tasinma hazirliklarina basladik, dolayisiyla yazilarima birkac hafta ara veriyorum. Tekrar gorusmek uzere, sevgiler.

Aydede

11 Ocak 2011 Salı

Avrupa'da Turk Pasaportu Ne Demek?

Ben Turkiye'nin egitimli nufusuna dahilim. Devletin olanaklariyla ve de calisarak Avrupa'daki bircok ulkedekinden daha iyi bir egitim aldim. Ailem de aydin ve ileri goruslu olunca hayatimin bir asamasinda bir sure yurtdisinda yasamak istedim. Amacim  "otekileri"  tanimak ve dolayisiyla kendimin ve Turkiye'nin konumunu daha net anlayabilmekti. Bilmiyordum ki Kenan Evren, Turk Ordusu, egitimsiz is gucu, darbe tarihi, tore cinayetleri, PKK, Apo, Tayyip Erdogan, bir turlu ibadete acilamayan kiliseler, Kibris, Ermeni sorunu, 1. ve 2. Viyana Kusatmasi ve daha niceleri de benim pesimden gelmisler :-O

Ilk duragim Viyana'ydi. Havaalindan otele gitmek icin taksiye bindim. Havaalanindan ciktik, karsima cikan ilk billboard'da gordugum yaziyla irkildim: "AUSLANDER RAUS!!". Yani  "YABANCILAR DISARI!". Bana demiyorlardir canim dedim kendi kendime, ben bir sure kalip tekrar donecegim nasil olsa. Ve o gun bugundur Avrupa'da calistigim ve yasadigim 15 ulkenin hangisine gittiysem benimle birlikte tum Turkiye de sanki pesimden geldi. Insanlar bana bakiyorlar, ama beni gormuyorlar, Kenan Evren'i veya Turk Ordusu'nu goruyorlar. Insanlar benimle konusuyorlar, ama beni duymuyorlar, sanki karsilarinda ben degil de Tayyip Erdogan konusuyor. Her yil Avrupa'dan Turkiye'ye milyonlarca turist akmasina ragmen bugune kadar tek bir Avrupali (Bosna-Hersekliler haric) bana Turkiye'deki plajlarla, tatil koyleriyle veya golf sahalariyla ilgili yorum yapmadi. Isleri gucleri agir-aksak isleyen veya hic islemeyen taraflara odaklanip olan iyi seyleri  "istisna"  saymak.

Avrupa'da en cok zorlandigim konu Avrupalilarla entellektuel duzeyde bir birliktelik kurmak oldu. Bana bakinca bana degil de pasaportuma ve kafalarindaki onyargilara odaklandiklari icin soyledigim her sozu bir degil iki kez tartmaya basladim. Sohbetlerim sirasinda hayal dunyam uzerine bir kilit vurdum ve sadece verilere dayali  "ruhsuz"  sohbetleri tercih ettim ki soyledigim herhangi sikayetimvari bir soz birkac gun sonra soguk bir Turkiye gercegiymis gibi yuzume vurulmasin.

Herkes  "Turk Pasaportu"ndan uzgun ve mutsuz hikayeler duyma beklentisinde. Insanlar sana bakinca senden once senin pasaportunu ve Turkiye'yle ilgili atilan gazete mansetlerini goruyorlar. Kendinle ilgili iyi bir olaydan bahsedersen karsidaki bunu soyle yorumluyor: "Boylesine iyi bir olayin Turkiye gibi musluman bir ulkeden cikan musluman bir kadinin basina gelmesi ancak istisna olabilir. Ve istisnalar da kaideyi bozmaz". Veya basina gelen kotu bir olayi anlatirsan: "Iste, Turklerin yasadigi dramin ve uzuntunun tipik bir ornegi. Vah zavalli,!" Boyle bir durumda iki opsiyonun var. Ya sessiz kalip ulkenle ilgili hicbir sey soylemeyeceksin ki insanlara yorum yapma hakki dogmasin. Veya kendini koklerinden arindirip tamamen  "onlar gibi"  olacaksin ki seni de kendilerine benzetmenin verdigi keyifle sana fazla dokunmasinlar.

Aci olan su: Hepimiz belli varsayimlar ve paradigmalar isiginda dunyayi ve insanlari degerlendiriyoruz. Kendimizi kendi kucuk dunyamizin icine hapsediyoruz. Ozumuzde hepimizin amaci ayni; mutlu ve rahat bir yasam surmek, cocuklarimiz icin iyi bir gelecek hazirlamak, dunyadaki egitimsizlik ve adaletsiz gelir dagimili gibi problemlere cozum bulmak. Istiyoruz ki hepimiz yuksek demokratik ve ekonomik standartlari elde edelim ki dunya olarak savas yerine barisa yelken acalim. Ama gel gor ki insanin icindeki  "seytan"  rahat durmuyor. Onyargilar ve olumsuz varsayimlarla insanlari korlestiriyor ve herseyin cozumu olan iletisim daha baslamadan bitiyor.

Yurtdisinda, ozellikle Avrupa'da yasamak isteyen Turklere duyurulur: Yurtdisina adim attiginiz anda bavulunuzun agirlastigini hissedeceksiniz. Ve bavulunuzu actiginizda bir de bakmissiniz bavuldan elbiselerinizle birlikte Kenan Evren, Turk Ordusu, egitimsiz is gucu, darbe tarihi, tore cinayetleri, PKK, Apo, Tayyip Erdogan, bir turlu ibadete acilamayan kiliseler, Kibris, Ermeni sorunu, 1. ve 2. Viyana Kusatmasi ve daha niceleri de birlikte cikmis :)

Viyana'dan sevgiler :D

Aydede