Hurriyet

27 Eylül 2012 Perşembe

Stresle başa çıkmak zor ...

Gazetelerde, dergilerde 2 makaleden birinde stresten bahsediliyor. Stres aslında elinde belli bir birikimi olanların hastalığı, yani elindekini kaybetme korkusuyla yaşayanların sorunu. Afrika ülkelerine bir bakın, hiçbirinde stres yok, çünkü elde-avuçta birşey yok. Hiç herhangi bir Afrika ülkesinde finansal kriz çıktığını duydunuz mu? Çıkmaz, çünkü oralarda krize girecek piyasa veya sermaye yok. Bizim gibi gelişmekte olan ve ayrıca gelişmiş ülkelerin sorunu stres, çünkü az da olsa kaybedeceğimiz birşey var elimizde.

Ben stresle baş etmenin yolunu buldum. Bunu yaklaşık 15 senedir de uyguluyorum, oldukça işe yarıyor. Ne mi?

SANA SIKINTI VEREN KONULARI VE KİŞİLERİ HAYATINDAN ÇIKAR.

Hepimizin istekleri ve arzuları var. Güzel kıyafetler almak, iyi okullarda okumak, gezmek, para kazanmak, vs. Hayattaki güzel şeylerin sonu yok, bunların hep daha fazlasını istemenin de sonu yok. Sürekli istediklerinin hayaliyle yaşamak ve hep bir basamak üste çıkmaya çalışmak başlı başına bir stres kaynağı. Dolayısıyla stresten arınmanın yolu istediklerinden çok isteMEdiklerini tespit edip bunları hayatından çıkarmak. İsteMEdiklerini hayatından çıkarınca geriye kalanlar ya istediğin olaylar/kişiler olacak veya varlıklarından rahatsızlık duymayacağın, yani tahammül edebileceğin olaylar/kişiler olacak, değil mi :)

Ben denedim, işe yarıyor, denemesi bedava :)

Sevgiler.

20 Eylül 2012 Perşembe

Çocuğunun kararlarına ne kadar saygılısın?

Çocuklara öğretilen konuların başında ebeveyne saygı gelir. Peki biz ebeveynler çocuklarımızın kararlarına ve isteklerine ne kadar saygı duyuyoruz?

Çocuklarımızı çok sevdiğimiz, hatta onlar için canımızı bile feda edebileceğimiz doğru. Ancak sevdiğimiz kadar saygı da duyuyor muyuz çocuklarımıza? Onların taleplerini gerçekten dinleyip gerektiğinde onların talepleri doğrultusunda hareket etmeye ne kadar hazırız?

Örneğin akşam yemeğinde sofraya oturduk. Sofrada besin değeri bol gıdalar var: Brokoli çorbası, tavuk ızgara, pilav ve salata. Özellikle anneler olarak istiyoruz ki çocuğumuz hepsinden yesin. Hem faydalı gıdalar hem de biz bunları pişirirken inanılmaz emek harcıyoruz. İstiyoruz ki çocuklar sofradaki yemeklere burun kıvırmasın.

Veya meslek seçimi. Yine istiyoruz ki çocuğumuz ileride sırtını yere getirmeyecek bir meslek edinsin ve biz de bu dünyadan gözümüz arkada kalmadan göçelim. Doktor, avukat, mühendis olsa ne güzel olur. Ama gel gör ki yumurcak müzisyen olmak istiyor :)

Çocuklarımız hayatta seçim yaparken genelde onların taleplerini, arzularını ve olası yeteneklerini göz ardı ediyoruz. Bunu ebeveyn olarak çocuğumuzu koruma iç güdüsüyle yapıyoruz. Ancak bir de ebeveyn olmanın getirdiği  "gurur"  ve  "çocuğum için en iyi olanı ben bilirim"  duygusuyla da harekete geçiyoruz.

Çok arkadaşım var ki ailesi istediği alanda eğitim görmesine onay vermediği için başka bir meslek seçmek zorunda kalan ve bundan dolayı ömür boyu mutsuz olan. Veya ailesi destek vermediği için  "ruh ikizim"  diye tanımladığı kişi yerine kendisine uygun görülen başka bir kişiyle hayatını birleştiren ve yine ölesiye mutsuz olan. Bazen de öyle durumlar oluyor ki çocuk 40 yaşına gelmiş olmasına rağmen annesi veya babası istiyor ki kendi sözünden çıkmasın.

Çocuklar akşam yemeğinde sadece pilav yesin veya tüm çocuklar müzisyen olsun demiyorum.

Ancak çocuklarımızın taleplerine ve eğilimlerine hayır demeden önce 2 kez düşünelim diyorum.

Saygı bunu gerektirir, değil mi?

15 Eylül 2012 Cumartesi

Her iyilik yapan gerçekten iyilik mi yapıyor?

"İyilik insanları birbirine bağlayan altın zincirdir."  (Göthe)

"İyilik yap, iyilik bul."  (Atasözü)

"İnsan, hayatında yaptığı iyilikler kadar mutlu olur."  (Şehabeddin Ahmed)

"Menfaat karşılığı yapılan iyilik iyilik değildir. İyilik sebep ve sonuç zincirinin dışındadır."  (Tolstoy)


Sanırım bu yazıda anlatmak istediğimi en yalın yukarıda Tolstoy dile getirmiş.

Bizim kültürümüzde iyilik yapmak ve yardımsever olmak çok önemli. Birçok insan yaptığı iyilikleri anlata anlata bitiremez. Ancak iyilik gören birinin bunu ballandıra ballandıra anlattığını görmezsiniz.

Çoğu zaman kafam karışır hale geldi. Etrafımda  "yardım etmek"  adı altında hayatıma giren ve yardıma ihtiyacım olduğu noktada işin ucundan tutan birçok insan var. Sanırım aile yapım ve hayat tarzım bu insanlara ilginç geliyor ve bana ve aileme yakın olmayı arzu ediyorlar.

Ancak günün sonunda karşıma bir fatura çıkarıp para istemedikleri kalıyor.  "Yardım"  veya  "iyilik"  adı altında yaptıkları her kalemi listeleyip onlara borçlu olduğumu hissettirerek benden karşılık bekliyorlar.

Enteresan olan şu ki; hayatımda bana şu veya bu şekilde yardım edip de Tolstoy'un dediği gibi karşılık beklemeyenler sadece yabancı, yani Türk olmayan, insanlar oldu. Ne tuhaf değil mi?

Ben yardım etmeyi severim. Ancak açık söylemek gerekirse iyilik yapan iyilik bulur sözüne pek de prim verdiğimi söyleyemem. 20'li yaşlarda herkese koşulsuz yardım etmeyi neredeyse insan olmanın bir şartı olarak görürken bugün bu durumun çoğu zaman enayilik olarak algılanacağının ayırdına varmış durumdayım. (İnanın bu farkındalık yüreği pozitif enerjiyle, yani iyilikle dolu insanları çok mutsuz edebiliyor, ancak bu başka bir yazının konusu). Ve artık yardım edeceğim kişileri son derece dikkatle seçiyor ve karşılığında hiçbir şey beklemeden, can-ı gönülden yardım ediyorum ve kendimi 20'li yaşlarıma nazaran daha iyi hissediyorum. Yardım deyince öyle para yardımı veya tanıdığım birini bir işe yerleştirdiğimi filan hayal etmeyin. Çoğunlukla manevi yardımdan ve zor zamanda yanında olmaktan bahsediyorum.

Aynı şekilde herhangi biri bana bir  "iyilik"  yapmaya kalktığında da pür dikkat kesiliyorum.Yardım, art niyetsiz, içten ve herhangi bir karşılık beklemeden geliyorsa bu insana kucak açıyorum.

Ancak, yaptığı  "iyilik"  karşılığında beni kendisine gebe bırakma gibi bir beklentisi varsa işte o zaman buz gibi soğuyorum.

Hakiki yardım melekleriyle çevrelenmiş bir ömür geçirmek dileğiyle ... Fazla meleğe gerek yok, birkaç tane hakiki melek yeter :)

5 Eylül 2012 Çarşamba

Ofise dinlenmeye gidiyorum

Çalışmayıp evde oturmak bence dünyanın en yorucu işi! Üretken olmamak insanın ruhunu ve bedenini yoruyor  ve hantallaştırıyor, en azından bendeki etkisi böyle. Son dört aydır çalışmaya ara vermiştim. Bu dört ay boyunca çocuklarımla doyasıya vakit geçirdim, evdekilere güzel yemekler pişirdim (yemek yapmaya bayılırım :), çamaşırları ben yıkadım, ancak ütüye girmedim, o kadar da değil. İlk iki ay evde oturma fikri çok hoşuma gitti, tam anlamıyla tadını çıkardım. İkinci 2 ay baktım ki bu işte bir tuhaflık var: Saatlerimi harcayarak yaptığım yemekler şak diye 2 dakikada yenip bitiriliyor, kimse de dönüp  "eline sağlık"  filan demiyor. Hatta minnoşlara bazen yalvar yakar yemek yedirirken buluyorum kendimi. Tam öğlen yemeği bitti, sofrayı topladık derken akşam yemeğinin hazırlıklarına başlamak gerekiyor. Sonra çocukların odasına giriyorum, aaaa, bir de ne göreyim! Daha dün yıkadığım t-shirtlerden 2 tanesi çoktan kirlenmiş. Birinin üstünde öğlen yemeğinde yaptığım makarnanın domatesli sosu, öbüründe boya kalemleriyle çizilmiş bir resim :) Bunları çamaşır sepetine atayım derken bir de bakıyorum ki çamaşır sepetinin içindeki kirli çamaşırlar kenara atılmış ve de sepet ağzına kadar oyuncaklarla dolmuş! Oyuncakları çamaşır sepetinden boşaltıp sepete tekrar kirli çamaşırları koyarken içeriden bir ses: 

"Aaaaaannnneeeeeeeee, kakam bitti, popomu temizler misiiiiiin?"

Tuvalete koşarken yoluma çıkan diğer oyuncaklara basmadan koşmaya çalışırken kolumu kapıya çizdiriyorum ama önemli değil, nasıl olsa küçük bir çizik, geçer, öyle değil mi?

Akşam yemeğinden sonra şöyle ayaklarımı uzatıp güzel bir film eşliğinde yorgunluk çayımı yudumlarım diyorum nerdeee? Minnoşlar televizyon kumandasını zapt altına almışlar Cartoon Network'te çizgi film izliyorlar. Eh, yaz tatili olduğu için ses çıkarmayalım diyor ve oturup hep birlikte çizgi film izliyoruz. Saat 10'da uyku vakti diyince minnoşlar diyor ki  "hadi anne gel bizimle yat, bize kitap oku." Minnoşların yanaklarına konduracağım öpücükleri ve yatmadan önce bana anlatacakları komik hikayeleri düşününce hayır demek pek mümkün olmuyor. Saat 10, yatağa kon diyerek yatağın yolunu tutuyoruz ve bir de uyanıyorum ki saat sabah 7 ve bir önceki günü aynen tekrar yaşıyoruz, kolumdaki çizik de hafif hafif sızlıyor.

Ailemi tabi ki çok seviyorum, hatta onlarsız ben bir hiçim. Ama ancak ofiste dinlenebiliyorum ve kendimle baş başa kalabiliyorum. Ve de ürettikçe mutlu oluyorum. Dolayısıyla yeni işime Ağustos itibariyle başladım :)

Herkese üretken ve mutlu günler dileklerimle, sevgiler. :)


3 Eylül 2012 Pazartesi

Para nasıl kazanılır?

Geçenlerde bir beden öğretmeniyle tanıştım. Kendisi eski futbolcu. Büyük kulüplerde bir süre çalışmış. Bu süre boyunca karşısına farkli fırsatlar çıkmış. Amerika'daki bir üniversitedeki futbol takımını çalıştırması teklif edilmiş. Ancak İngilizce'yi geliştiremediğinden ve bazı özel sebeplerden bu fırsatı geri çevirmiş. Daha sonra Türk spor kulüpleriyle sıkı bağlar kurmuş, güzel bir network oluşturmuş. Ancak sonunda kendisi ve ailesi için daha güvenli olduğunu düşündüğü beden eğitimi öğretmenliğinde karar kılmış ve şu anda bir devlet okulunda beden eğitimi öğretmenliği yapıyor.

Sporu ve özellikle futbolu A'dan Z'ye çok iyi bildiğine inanıyor, eminim de öyledir. İşini seviyor ancak severek yapmıyor. Yani şöyle bir durum düşünün: Matematik konusunda çok başarılısınız. Önünüze hangi matematik sorusu çıksa gözünüz kapalı çözüyorsunuz. Ancak matematiği okulda öğrencilere anlatmaktan hiç zevk almıyorsunuz, böyle bir ruh hali düşünün.

Geçenlerde bu öğretmenimiz hak ettiği parayı kazanamadığından bahsetti. Birçok ünlü futbolcuyu tanıdığından, bu kişilerle sürekli bağlantıda olduğundan, futbolu Türkiye'de en iyi bilen kişilerden biri olduğundan, ancak futbol camiasında kendisine kimsenin iş vermediğinden yakındı. Hatta bir kulübe gidip şöyle bir talepte bulunmuş:

"Sizin için dünyayı gezeyim, iyi futbolcuları tespit edeyim ve getireyim, siz de bana bunun için ayda 10,000 - 15,000 lira maaş verin. Bu kadar kişiye bu kadar paralar veriyorsunuz, bana vereceğiniz 10,000 - 15,000 lira size dokunmaz!"  

Bu sözleri dinleyen 2 kişiydik ve kulaklarımıza inanmadık desem yeridir. Günümüzde ekmek aslanın ağzında değil midesinde. Artık iş ilanlarında  "İngilizce bilmek gereklidir"  diye bir ibare konmuyor, çünkü iş ilanları zaten İngilizce veriliyor. Globalleşme dediğimiz olgu ülkeler arasındaki sınırları kaldırmış durumda. Bu durum uzaktan bakınca hoş birşey gibi algılanıyor ancak globalleşen dünyada iş bulmak ve bunu sürekli kılmak istiyorsanız birkaç dil konuşmak ve çok çalışmak gerekiyor. Artık mesele iyi bir üniversiteden mezun olup konunun  "teorik"  tarafını iyi bilmekle bitmiyor. Bunun yanına birkaç dil, uzun çalışma saatleri ve ciddi bir network eklemeniz gerekiyor. Yani sevgili hocamızın dediği gibi futbolu iyi bilmek yetmiyor, mesleğin biraz da tabir-i caizse cefasını çekmek gerekiyor.

Yazımızın başlığı olan para nasıl kazanılır'a gelince: Bunun malesef tek bir cevabı yok, hatta cevabı bile olmayabilir. Bir bakıyorsunuz okulunu dereceyle bitirmiş bir öğrenci 10 yıl sonra hayatına sıradan bir muhasebe elemanı olarak devam ediyor. Bir bakıyorsunuz öğrenciliğinde pek de parlak olmayan sıra arkadaşı 10 yıl içinde uluslararası operasyonları yöneten bir idareci veya şirket sahibi oluyor. Bana kalırsa bir iş yaparken para kazanmanın yolu parayı çok fazla kafaya takmamak, yani parayı araç olarak kullanmak. Paradan ziyade aşağıdaki faktörler bana kalırsa başarıya giden yolun anahtarı:

- Sevdiğin işi yapmak
- Bu işi en iyi öğreten okulda okumak
- İş çevresinde sıkı bir network oluşturmak
- Doğru yerde, doğru zamanda doğru insanlara rastlamak ki bu sonuncusunda şans faktörünün ne kadar önemli olduğunu belirtmeme gerek yok sanırım.

Sonuç itibariyle sevgili öğretmenimiz çok büyük hayal kırıklıkları yaşamakta. Ancak sevgili öğretmenimizin arzu ettiği parayı, sadece konuyu çok iyi bildiği için değil de işini severek yaparak, iş çevresiyle bağlarını sımsıkı tutarak ve de şans faktörünü de göz önüne alarak yaparsa kazanabileceğini anladığı gün hayal kırıklıklarının bir nebze de olsa azalacağını ümit ediyorum.

Siz ne dersiniz?

27 Ağustos 2012 Pazartesi

Benim çocuğum süper çocuk!

Anne-babaların süper çocuk yaratma sendromu ileride bu çocukların asosyal, tatminsiz ve dolayısıyla mutsuz insanlar olmalarına sebep oluyor. Hele de bunu yaparken anne-baba çocuğun yeteneklerini ve isteklerini bir kenara bırakıp çocuk için sadece kendi bildikleri ve inandıkları doğrultusunda bir yol haritası çizerse vay o çocuğun haline!

Amerikalılarda  "stage mum"  diye bir tabir var. "Stage mum"  tarzındaki anneler (veya babalar, ancak genelde çocukların yetiştirilme tarzını anneler şekillendiriyor) kendi hırsları doğrultusunda çocuklarını mükemmeliyetçi bir şekilde yetiştiren, çoğu zaman çocuklarını yaşından büyük efor gerektiren aktivitelerde yarışmalara sokan ve bunu çocuğu ve kendisi için bir yaşam biçimi haline getiren anne-babalardan bahsediyorum.

Hepimiz çocuklarımızın en iyi standartlarda eğitim görmesini ve yaşamasını isteriz, değil mi? Ancak, hayatın her alanında olduğu gibi burada da kantarın topuzunu kaçırıp kendi hırslarımızı çocuklarımız aracılığı ile gerçekleştirmeye çalıştığımız zamanlar aslında çocuğumuzu ve kendimizi ne kadar yorduğumuzun ve yıprattığımızın farkına varmayız, varamayız.

Geçenlerde kendisi de öğretmen olan bir veliyle konuşuyordum. Çocuklarımı gönderdiğim okulun adını duyunca okula verdi veriştirdi ve çocuklarımı neden kendi çocuğunun devam ettiği okula göndermediğimi sordu. Kendi çocuğunun gittiği okulun Türkiye'nin en iyi okulu olduğunu, okulda öğrencilerin sarı kart ve kırmızı kart disipliniyle eğitildiğini, çocuğunun ayrıca özel ders aldığını ve boş zamanlarında da voleybol oynayarak ne kadar iyi bir sporcu olduğunu kanıtladığından bahsetti.

Başarıya ve başarılı insanlara hiçbir itirazım yok. Hatta beni tanıyanlar başarıyı ve başarılı insanları ne kadar takdir ettiğimi ve başarının benim için ne kadar önemli olduğunu bilir. Ancak bu sevgili öğretmenimizin/velimizin söylediklerinde beni rahatsız eden 2 şey oldu, şöyle ki:

1) Çocuklarımı gönderdiğim okulu yerle bir eden yorumlar yaparken aslında bana söylediği şuydu: "Sen yeterli araştırma yapmadan çocuklarını önüne çıkan ilk okula vermişsin, yani umursamaz bir velisin". Beni bilmeden etmeden nasıl böyle bir yorum yapma cüretinde bulundu anlamadım doğrusu.

2) Bir eğitmenin sarı kart ve kırmızı kart ile verilen eğitimin dünyanın en iyi eğitimi olduğunu savunmasına inanmakta oldukça zorluk çektim.

Benim de kafam her anne-baba gibi çocukların eğitimi konusunda karışık. Çünkü Türkiye'deki eğitim sisteminin getirdiği belirsizliklerle birlikte ben işimden dolayı 2-3 yıl sonra Türkiye'de mi yaşayacağım, onu bile bilmiyorum (bu da bizim hayatımıza heyecan katan yegane faktör aslına bakarsanız :) Anne-baba olarak çocuklarımıza genel bir yaşam disiplini vermekte ben de eşim de pek zorlanmadık. Hani bazı aileler çocuğun yeme-içme-uyuma düzenini oturtmakta zorlanır ve sofra adabını öğretmekte pek de acele etmezler ya ... Bizim bu konularda oldukça başarılı olduğumuzu söyleyebilirim. Yani çocuklarımızı laf dinlemeleri veya hata yapmamaları için sarı kart - kırmızı kart sistemine tabi tutmaktan ziyade onlarla konuşarak ve düzenli yaşamalarını sağlayarak disipline etme yolunu seçtik ve bence sonuç harika oldu.

Türkiye'deki çoğu yetişkinin yaşadığımız çağın gereklilikleri ve Türkiye dışında dünyada neler olup bittiği ile ilgili farkındalıklarının olmadığını düşünüyorum. Farkındalığı böylesine az olan bir velinin ayrıca ülkenin gelecek nesillerini yetiştiren okulda öğretmenlik yapıyor olması da ayrıca üzücü. Türkiye'deki sınavla öğrenci alan en iyi devlet okullarından mezun olmuş ve 10 yılını Avrupa'da geçirmiş bir insan olarak iddia edebilirim ki Türkiye'de devletin sağladığı  "öğretim" -yani işin akademik kısmı-  dünya standartlarında oldukça rekabetçi bir konumda. Tabi ki bu noktada sınavla öğrenci yerleştiren kalifiye devlet okullarından bahsediyorum; örneğin Anadolu Liseleri, sonrasında üniversite aşamasında ODTÜ, Boğaziçi, vs. Ancak çuvalladığımız nokta işin  "eğitim"  kısmı. Eğitim kurumlarımızda yaratıcılığı körelten bir taraf var. Sosyal aktiviteler yok denecek kadar az ve hiç önemsenmiyor. Sosyal aktiviteye de işin  "öğretim"  kısmı kadar önem veren okul  "laylaylom"  okul olarak adlandırılıyor. Ve en önemlisi de çocuğun yetenekleri ve istekleri hiçbir şekilde göz önüne alınmadan sadece  "Hangi meslek daha çok para kazandırır?"  mantığıyla meslek edindiren bir eğitim sistemimiz var. Yani akademik anlamda rekabetçi ancak özgüveni çok düşük bireyler yetiştiren bir sistemden bahsediyoruz.

Az önce de söylediğim gibi; çocuklarımın eğitimi konusunda benim de kafam en az sizin kadar karışık. Ancak emin olduğum tek konu var: İnsan sevdiği ve yatkın olduğu mesleği yapar ve bu mesleği kazandıran  "en iyi okuldan"  mezun olursa ileride başarılı olma ihtimali son derece yükseliyor. Ayrıca unutmayalım ki insanın mezun olduğu okul ileriki yaşantısındaki  "network"  ünün de temellerini atıyor.

Tekrar merhaba ve sevgiler.

22 Ağustos 2012 Çarşamba

Hırslı Olmak Kötü mü?

Hırs, bizim kültürümüzde kötü, olmaması gereken hatta ayıp bir olgu olarak algılanır. Hırs ile ilgili düşünürken karşıma çıkan ilk internet sitesindeki tanımı okumak beni şaşırttı:
 
"Hırslı insan helal-haram demeden her istediğine kavuşmak, başkalarının zararına da olsa beğendiği şeyleri toplamak ister. Hırs veya tamah kalb hastalıklarındandır. Hırsı bırak da yorulma."
 
 "Ademoğlu helak olsa, ihtiyarlasa bile onda hırs ve emel yine kalır (Hadis-i Şerif-Hilyet-Ül-Evliya)."
 
Görünen o ki bizim kültürümüzde hırsa karşı oluşmuş olan bu önyargıda dini öğretilerin payı var.
 
Ben hırslı bir insanım. Ve bugüne kadar bunun zararını görmedim, aksine hayatıma güzellikler, yenilik, heyecan ve renk katan bir  "kalb hastalığı"  hırs benim için. Hayatta bir sonraki adımı atmak, hayalleri gerçekleştirmek için hırs olmazsa olmaz. İnsanlık tarihini etkileyen ve hayatımızda yer edinen insanları bir düşünün: Az önce gözyaşları içinde Serenad kitabını bitirdiğim Zülfü Livaneli, her dinlediğimde beni çocukluğumun Gaziantep'ine ve aile toplantılarında büyüklerimizin söylediği şarkılara götüren Ey Şuh-i Sertab'ın yaratıcısı Sertab Erener, her kitabında ve her demecinde kendimden birçok parça bulduğum Orhan Pamuk ve Elif Şafak, her 4 yılda bir heyecanla beklediğim Olimpiyat Oyunları. Bunlar benim hayatımda yer edinen insanlardan ve olaylardan sadece birkaçı. Veya herhangi bir hastalık durumunda konuda uzman herhangi bir doktordan ziyade konuyu en iyi bilen doktora gitmenin yolunu mutlaka buluruz, değil mi? Zülfü'nün, Sertab'ın, Orhan, Elif ve Olimpiyat sporcularının ve konusunda uzman en iyi isimsiz doktorun ortak paydası kendi alanlarında en iyi noktaya gelmelerini sağlayan hırsları.
 
Bence hırsın adını temize  çıkarmak için  "hırs"  ve  "inat"  arasındaki ince farkı ayırt etmek gerekir. Çoğumuz etrafımızda olan bitenle inatlaşırız. Trafikte en öne geçme inadı, elimizde olmayan sebeplerden dolayı başaramadığımız bir işi tekrar tekrar başarmaya çalışmak için inat etme. Hayatla böylesine anlamsızca inatlaşırken sanırız ki bizi güden duygu hırs. Etrafımızdaki birkaç kişi  "inat etme artık, bırak şu işin peşini de rahatla artık"  dedikçe de işi daha çok inada bindiririz, çünkü gururumuza dokunur başarısızlık. İşte bu noktada  "hırs"  ve  "inat"  arasındaki ayırımı yapabilmek insanın hayatında siyah ve beyaz arasındaki fark kadar büyük fark yaratır. Yapabilecekleri ile yapamayacaklarını ayırabilen insan  "hırs"  duygusu ile hareket eder, sebat eder ve enerjisini doğru kanalize ederse hayatta harikalar yaratabilir. Ancak  "inat"  duygusunun esiri olan insan ise ancak şansı yaver giderse başarıya ulaşabilir.  
 
Siz hangi kalb hastalığından muzdaripsiniz? Hırs mı? İnat mı?
 
Sevgiler.